16 Ocak 2012 Pazartesi
yerin adı: "bırak"
15 Ocak 2012 Pazar
C.U.T.E. / Shoulders
bir parçanın ismi "shoulders" olduğunda kendisini ancak bu kadar güzel dillendirebilirdi :)
8 Ocak 2012 Pazar
2 Ocak 2012 Pazartesi
Kendi Kiralık Katilim

Yüzmeye Jack Daniels kıyısından başladım 31.12.2011 akşamı. Yanımda can simidi olarak sadece kola vardı. Çok yavaş ilerliyordum tıpkı ıslak betonun üzerinden sessizce geçen salyangoz gibi. Kalabalığa aldırış etmiyordum ve kim kimin masasında diye sormadan yürüyordum insanların arasından. Sanki derin bir nefes almış ve suyun altından gidiyormuşum gibi sesler kesilmişti etrafta. Tek gördüğüm şey insanların gülen suratlarıydı. Birde minicik etekli ve uzun topuklu kızların alkolün etkisiyle zeminle French Kiss yapmalarıydı. Yağmur bir bardağın alabileceğinden çok daha büyük bir şeyin içinden boşalıyordu kesinlikle yeryüzüne. Ve aklımın ucundan geçmiyordu gece evime dönerken içine düşmem için hazırladığı gölet tuzaklarını. En değerli hazinesi bir bali torbası olan evsizler gibi sıkı sıkı tuttuğum küçük pet şişemin içindeki Jack&Cola dan küçük yudumlarla alkol takviyesi yapıyordum damarlarıma. Aklımda tek bir isim ve tek bir yüz vardı etrafımda onlarca ses olmasına rağmen. Donuk bir yüz ve üzerimdeki siyah deri ceketimle kiralık katil gibi yarıyordum kalabalığı. Kimse duymadan, kimse görmeden öldüreceğim kişiyi arıyordum kuduz bir köpek gibi. Kendimi arıyordum! Son bir yılın muhasebesine oturduğumda kendi kiralık katilliğimi yapacak kadar çok neden bulmuştum zaten ve karşılığında kendime ödediğim tek şey bir yudum daha alkol oldu ve başımı gökyüzüne kaldırıp yanaklarım üzerindeki damlacıkların hangilerinin gözyaşını olduğunu kamufle eden yağmur bulutlarına teşekkür ettim. O gece bir kişiye mesaj yolladım sadece ve karşılığında yazdığı gibi ben mutlu ettiğim için değil, mutlu edemediğim için mutsuzdum. Tarihime kazınan 2011 bitti artık. Kendimi öldürdüm bir gecede ve kendimden doğdum.
31 Aralık 2011 Cumartesi
Zihnimin Karıncalı Ekranı..

Uçağın kapısı açıldığında nefesimi ortadan ikiye ayıran bir sıcak vurdu yüzüme ve işte bu doğduğum ve büyüdüğüm topraklarda bana tanıdık gelen ve anılarımı birden gözlerimin önüne seren ilk şeydi. Gideceğin yere yaklaştıkça içinde bir heyecan olur insanların ve bu heyecanın neden olduğunu asla anlamaz kimse. Aslında bildiğimiz topraklarda tanıdığımız insanlara doğru ilerlemekteyizdir ama bir türlü engel olamayız bu hisse. İşte bu hisse yol verdim aklımın çift şeritli yolunda.
Tatil kasabalarına yolcu taşıyan ve tahminimce 1990 model, kliması olmayan ve onun yerine en doğal serinliği elde etmek için Çukurova sıcağına inat bütün pencereleri açık olan bir otobüste ilerliyoruz. En arka koltuğa yerleştim nereye oturacağımı hiç düşünmeden. Garip ama küçük bir çocukken dahi otobüslerin hep en arka koltuklarını tercih ederdim yolculuk için ve karşıdan gelen bir şeyi en çok arka koltukta oturanlar izleyebilir diye düşündüğüm için bunu bu yaşımda dahi yapıyor olmam bir an komik geldi. Otobüsün içine dolan ılık rüzgar yanaklarımı bir sevgili edasıyla öperken uçsuz bucaksız Çukurova’yı izlemeye daldım güneşle ters yönlere doğru ilerlerken. Güneş kapanış şovunu yapıyordu kristalize ışık oyunları yaparken ufuklara doğru uzayan yeşil mısır ve pamuk tarlaları üzerinde. Eski anılara doğru 1990 model bir otobüsün yapabileceği hız ölçüsünde yaklaşıyordum. Güneş çoktan iyi akşamlar öpücüğünü vermişti bir anne sevgisiyle ve emindi tarlalardaki ekinleri yeterince ışığıyla doyurduğuna. Usulca ışıkları kapatıp gitti…
Ve sonunda evimdeyim! Sanırım alışmışım “hoş geldin oğlum, yolculuk nasıldı” diye soran tok sesli adamın yokluğuna. “Zaman” her zamanki gibi yapacağını yapmıştı bana da ve lokal anestezi altındaki kalbim alışmıştı o koca çınarın yokluğuna. Bunlar geçerken aklımdan birden bir sıcaklık hissettim ve anladım ki bu dünyanın en içten sarılışının bana verdiği huzurdu. Annemin kollarındaydım!!!…ve gözlerindeki yalnızlıkla benim gelişimden kaynaklanan sevinci nasıl harmanladığını gördüm. Bu harmanın kaçınılmaz ürünü tek bir göz yaşını hayat yoldaşını teslim ettiği o toprağa doğru sessizce bırakıverdi öpmekten usanmadığım yanaklarının üzerinden.
Ayın denizin üzerindeki dansını izleyerek yediğimiz akşam yemeğinin ardından kendimi karanlık sulara atıverdim. Gökyüzündeki yıldızlar lunaparkta oradan oraya koşuşturan çocuklar gibi parlıyorlardı. Vücudumu suyun akışına bırakıp onları izledim bir müddet ve suyun altını dinleyen kulaklarım, kumun ve deniz kabuklarının birbirleriyle olan sohbetlerini dinliyordu. Garip ama sanki mp3 çalarımda Glen Hansard dan “when your mind’s made up” dinleyerek yatağımda uyuyormuşum gibi geldi. Coğrafi bir hüküm gereği su sıcaktı ve kum soğuktu. Bunu fırsat bilen bütün kum yengeçleri ortaya çıkmıştı. Okul bahçesinde teneffüse çıkmış ilkokul öğrencileri gibi birbirleriyle kovalamaca oynuyorlardı. Akdeniz’in üzerimde bıraktığı tuz kokusunu ve tadını özlemiştim. İşte bu yüzden kurulanmadan evin yolunu tuttum karanlık ve ağaçlı yoldan.
Susarak ibadet edilen bir dinin müridi gibiydim evimde. Genellikle rüzgârın eksik olmadığı balkonumuzda denizi uzun uzun seyrederek eritiyordum zamanımı. “Minimum enerji kaybı, maksimum şeyi anlamaya çalışmak” bu evdeki kısa süreli konaklamamın basit formülüydü. Nedenleri sorgulamak, yanlışları bulmaya çalışmak ve kırıkları onarmak için bu kısa zamanda en iyi şey az konuşup çok düşünmekti. Çünkü nedenlerim vardı bunu yapmaya! Bir tarafımda hayatını bir irmeğe geçirip tavana asmış bir ağabey, bir tarafımda da söyleyemediği cümleleri içine atıp “keşkelerini” biriktiren bir anne vardı. Artık burada kimse güvenmiyordu bazı şeylerin gizemine ve donmuş cümleleri vardı kalplerinin en derin ve en soğuk köşelerinde sakladıkları. O cümleleri çıkartmak için bu kısa süreli ziyaretlerimin ne kadar aciz kaldığını anladım çünkü grizulara kurban edilmişti ihtiyaç duyduğum her ses, her kelime ve cümle! İskenderun Körfezi ışıl ışıl bu gece ama bir terslik var. Gecenin sarı ışıklarını değil de şarap kokan nefesleri içine çeken bir yosma gibi sahipsiz gibi hissediyorum ve bir kez daha alt yazılar geçiyor zihnimin karıncalı ekranından. Son dakika haberleri gibi keskin oluyor bu seferki!!! “Daha parmaklarından toprağa ve mermere düşen su damlaları kurumamışken Çukurova’nın asi çocuğu “sıcağa” rağmen, toparlanıp gitme vakti geldi”..
Boş sokaklarda usulca hava alanına doğru ilerledim…
29 Aralık 2011 Perşembe
Soil's Song
25 Aralık 2011 Pazar
Patrick Watson - The Great Escape
from the comments
******quoted
"The world has become an Industrial, marketable, profitable illusion of disembodied Souls that Work For Money that symbolizes Nothing. On my way home from work i walked upon a memory of my innocence and the purity i used to be, but im already fading and the Dreams i use to hold tight to are now far from me and I've lost the ability to Live with myself and Love. With no Imagination i can't even remember what my dreams were or do I???? Maybe I can Love again. I Quit my Job.Im going to find myself!"
*******unquoted
20 Aralık 2011 Salı
süslü robotlar

Aslında modernlik (insanlık) adı altında her birimiz bir köleye dönüşüyoruz. Birilerinin çıkarları için söz dinliyoruz, emirler alıyoruz. Onlar da başka birilerinden.Sinemaya gidiyoruz, kitap okuyoruz, çikolatalı pastayı çok seviyoruz, proje hazırlamaktan nefret ediyoruz, insanları eleştiriyoruz, yeni bir araba alıyoruz, tekilaya bayılıyoruz..liste uzayıp gidiyor ama sonuçta bunlar hayatın köşe süsleri gibi kalıyor öylece. Kodlanmış görev bilincimiz diğer insanların çarklarını döndürmek için sabahları kalkıp, traş olup, makyaj yapıp, süslendikten sonra süslü robotlara çeviriyor bizleri. Bir müddet sonra tıpkı Pink Floyd’un efsane parçasının klibindeki gibi uygun adım yürüyen çekiç kafalara dönüşüyoruz. Aslında hedef olarak önümüze koyulan ve bizim tavşanın peşinden koşan tazılar gibi dilimiz bir karış dışarda takip ettiğimiz şey bizden giderek uzaklaşan insanlığımız! İnsanlığımızı kaybederken basit duyguların bağımlısı oluyoruz. Basit çünkü; uyuşturucular gibi küçüldükçe, azaldıkta etkileri daha çok oluyor bünyemizde. Tıpkı kapısından “bip” sesini duyarak çıktığımız yerden sonra duymak istediğimiz minicik “canım” kelimesi gibi.
19 Aralık 2011 Pazartesi
Louis Ferdinand Celine

Arthur'un kendisine "aşk da var" demesine "Arthur, aşk dediğin şey sonsuzluğun kanişlerin ulaşabileceği bir düzeye çekilmesidir, benimse bir onurum var.." diye yazarak cevap verdiği "Gecenin Sonuna Yolculuk" (Voyage Au Bout de la Nuit) adlı kitabı için F. Nietzsche'nin söylediği şey:
"Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister"
