20 Aralık 2011 Salı

süslü robotlar


Aslında modernlik (insanlık) adı altında her birimiz bir köleye dönüşüyoruz. Birilerinin çıkarları için söz dinliyoruz, emirler alıyoruz. Onlar da başka birilerinden.Sinemaya gidiyoruz, kitap okuyoruz, çikolatalı pastayı çok seviyoruz, proje hazırlamaktan nefret ediyoruz, insanları eleştiriyoruz, yeni bir araba alıyoruz, tekilaya bayılıyoruz..liste uzayıp gidiyor ama sonuçta bunlar hayatın köşe süsleri gibi kalıyor öylece. Kodlanmış görev bilincimiz diğer insanların çarklarını döndürmek için sabahları kalkıp, traş olup, makyaj yapıp, süslendikten sonra süslü robotlara çeviriyor bizleri. Bir müddet sonra tıpkı Pink Floyd’un efsane parçasının klibindeki gibi uygun adım yürüyen çekiç kafalara dönüşüyoruz. Aslında hedef olarak önümüze koyulan ve bizim tavşanın peşinden koşan tazılar gibi dilimiz bir karış dışarda takip ettiğimiz şey bizden giderek uzaklaşan insanlığımız! İnsanlığımızı kaybederken basit duyguların bağımlısı oluyoruz. Basit çünkü; uyuşturucular gibi küçüldükçe, azaldıkta etkileri daha çok oluyor bünyemizde. Tıpkı kapısından “bip” sesini duyarak çıktığımız yerden sonra duymak istediğimiz minicik “canım” kelimesi gibi.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Louis Ferdinand Celine


Arthur'un kendisine "aşk da var" demesine "Arthur, aşk dediğin şey sonsuzluğun kanişlerin ulaşabileceği bir düzeye çekilmesidir, benimse bir onurum var.." diye yazarak cevap verdiği "Gecenin Sonuna Yolculuk" (Voyage Au Bout de la Nuit) adlı kitabı için F. Nietzsche'nin söylediği şey:

"Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister"

4 Aralık 2011 Pazar

Uluslararası İlişkiler


Sınırlarımıza tampon bölge yapmak gibi bir niyetimiz var ama görüşmeler devam ediyor. Hani isteğimiz iç işlerinize karışmak değil yanlış anlamayın, sadece kendinize olan öfkenizi ve orantısız duygu kullanımınızı engellemek. Müttefiklerle oturduk geçen gün benim sarayda, play station oynarken bazı noktalara savunma amaçlı duygu füzeleri koysak mı acaba dedik ama muhalefetler çıktı birden en ateşlisinden. Askıya almadık ama insanlık için tehlikeli “becillik zenginleştirme” çalışmaları yapanlara ambargolar koyalım bari dedik biralarımızı yudumlarken. İlk adım facebook’tan sildik onları . Burası benciller kulübüdür, kriterleri tamamlayamazsan giremezsin, zaten bencil de değilsin dediklerinde; biz üçer üçer çoğalıp sonra kapınızı çalarız, pardon kırarız deyip çıktık geldik mekânımıza. Birkaç tane insansız hava aracı alalım bari, takılırız “hava atmak” için kendi aramızda dedik. Baktık ki piyasa baya bir şişmiş, ortamlarda “ortalama büyüme” hızımız bir uçmuş ki hafif kalmış bazıları yanımızda.

26 Kasım 2011 Cumartesi

30 olmak..


İlk kez 24’üm de garip hissetmiştim kendimi, zira 18’ime ve 30’uma aynı mesafedeydim. Sanki bir devir bitiyor, bir çağ kapanıyor, bir ülke düşüyormuş gibi kabulleniyorum geçmişimi. Gülüşleri yaşıyorsun gözlerinden yaşlar gelerek, mutluluğun sıcak eli dolaşıyor yüzünde! Ve bazen de engel olamadığın zorunlu gidişlerin yasını tutuyorsun kalbinde. Bir de arkasına bakmadan kaçıp gidenleri tanıyorsun. Çok şey değişti, dünya için kısa ama benim için dolu dolu geçen şu otuz yılda. Artık bakkal kelimesini ne kadar az kullandığımı fark ediyorum. Gazoz kapağı toplayıp biriktiren çocukları görmüyorum ve siyah önlüklü, yakasının düğmesi kopmuş talebelerin çığlıkları da yok artık sokağımda. Gecenin bir yarısında kalkıp Jordan izlemenin zevkini, ezan okunup hava kararana karar mahalle arasında yapılan futbol maçlarını özlemiyor değilim. “Back to the Future” çekildiğinde 4 ilk izlediğimde 8 yaşındaydım. Abim parmaklarımı pencerenin kilidini açarak kırdığında 9 olmalıyım :/. Ve Jordan Kobe’dan daha iyidir diye okumadım ben, çünkü gördüm, biliyorum  Metallica Kill’Em All albümünü çıkardığında 3 yaşındaydım ve ilk kasetlerini aldığımda (Metallica- Metallica) 12 yaşımda. Roberto Baggio Amerika dünya kupasında penaltı kaçırdığında ve o yaz su altında en derine ne kadar gidebileceğimi ilk test ettiğimde ve kulak zarımı patlattığımda 13 yaşındaydım  Bir kızı ilk öptüğümde 14, bir kız için ilk kez yumruk yediğimde de 15’im deydim. İlk karışık kasetimi de bu yaşımda kaydettiğimde ileride kalem ve kaset arasındaki bağlantıyı bizim dışımızda kimsenin bilmeyeceğini fark etmem çok zordu  Hayatımdaki en büyük özlemimi Babam gidince yaşadım 21’imde ve dünyadaki en güzel “şeyle” tanıştığımı sanmam 29’uma denk geldi! Bencilliğin “en asil hak” olduğunu sanan insanları daha fazla görmeye başladığım günden beri sevginin de dostluğun da ne kadar kaypak zeminlerde kullanıldığını gördüm. Cioran’ın dediği gibi insan otuzundan sonra olaylarla bir gök bilimcinin dedikodularla ilgilenmesinden daha fazla ilgilenmemelidir. Ve Otuz oldum işte. Bir ben varım birde birkaç güzel ve acı hatıra. Yanımda “dost doğru dostlar” ve zamanlı zamansız yaptığım çocukluklarla daha güçlü hale getirdiğim olgunluğum var. Bugün 10957 gündür yaşıyorum ve benimle birlikle, yanımda, canımda ve kanımda olan, beni üzen, kıran, gülümseten ve bunları yaparak beni daha olgun ve güçlü hale getiren herkese 10957 defa teşekkür ederim. “3-0” öndeyim, çünkü 30 oldum..

27.11.2011
İzmir

13 Kasım 2011 Pazar

26 Ekim 2011 Çarşamba


Ducunt volentem fata,nolentem trahunt..

Kader, onu kabul edene yol verir, reddedeni ezer geçer..

24 Eylül 2011 Cumartesi

Mucizelerinde maskeleri varmış gerçekten...


“İki nokta arasındaki en kısa yola doğru denir” diyen arkadaşın bolca kulaklarını çınlattım dün gece.Tam o sırada açıkta kalmış sinir uçlarımı törpülemekle meşguldüm. Bu tezin karşısına cengaver bir edayla atlayıp kınından çıkarttım “anti-tezimi” ve sokağın başındaki çöpü karıştımakla meşgul kediyi bile olduğu yerden bir metre havaya sıçratacak kadar keskin bir ses çıkartarak çarptım suratına. Gri bir geceydi ve kulağımdaki White Stripes’dan “Truth doesn’t make a noise” la birlikte güzel bir koalisyon yapmıştık. Artık doğru’ya en saf ve en kısa yoldan gidilmiyordu bunu anlamıştım. “Ne kadar karmaşıksan, o kadar doğrusun”a itirazı olan varsa buyursun gelsin. Hani önceden haber verki kediyi kovalayayım, çünkü “sentez”in sesi de zıplatmasın garibi havaya.

23.09.2011
Izmir

14 Eylül 2011 Çarşamba

15.09.2011 İtibariyle...


Gördüm ki bir tek ben kendimi anlıyorum. Zamane duyguları bir kenara atıp ben sıkıyorum bencilliğimin kafasına kurşunu. Gördüm ki en son ben ayrılıyorum savaş meydanından, yanımda ölenlere saygım var ama kaçanlara söyleyecek bir söz bulamıyorum. Gördüm ki devamı olup olmadığını düşünmeden bir tek ben veriyorum hazinemden, maddenin huzurumun karnını doyurmadığını bildiğim için.

15.09.2011
Basınsitesi / IZMIR

11 Eylül 2011 Pazar

sen matematiği...


Koşmaya başladım bilincimin tozlu yollarında. Her şeyi bir kenara bıraktım, yaktım bütün kitapları, bütün sözleri, bütün hayalleri, bütün tarihi. Karşı olmak gibi bir niyetim yoktu aslında! Koştum durmadan, bir kalbe muhtaç can gibi suya özlem duydu boğazım. Ceplerimi kontrol ettim o anda ve birinde hüzün diğerinde de mutluluğu buldum. Basit bir formülden ibaretti hayat, işte o anda anlamıştım ve “Sen” ortak parantezinde hüznü ve mutluğu yaşıma böldüm, deneyimlerim çıktı ortaya. Biliyordum her şeyin beni sınadığını, var olmamı, sabrımı... Kör gözüm, sağır kulağım, tutmaz elim biliyordu. Yitirmek sabrı getirdi, her saniyede güçlendim ve her saniyede uzaklaştım kendimden! Ve işte o anda sabrımdan yitirdiklerimi çıkardım, sen çıktın ortaya. Aslında doğruyu bulmaktı ümidim hep, yanlışların yanından kıvrak bir manevrayla sıyrılmak istedim hep. Meğerse yararsızmış, doğru yanlışa karışmış insanların yapmacık, kendine yabancılaşmış hareketlerinde. İşte o anda kendime sordum o soruyu ve cevabını buldum kolayca. Doğrularımı yanlışlarımla topladım yaşadıklarım çıktı ortaya. Koştum hiç durmadan koştum! Siyah beyaz film kareleri gibi geçti insanlar yanımdan ve o anda gücüm olsa da dünyayı bir dakikalığına durdursam dedim usulca. Sadece kendi sesimi, kendi nefesimi, kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı yaşamın sesini duymak istedim ama tek başıma yetmedi gücüm buna. İşte o anda kendimi seninle çarptım, huzurum çıktı ortaya.


23.05.2010
Hatay / Izmir

If you want me - Glen Hansard and Marketa Irglova