1 Mayıs 2015 Cuma

Prematüre İlişkiler / 01.05.2015


Dosyaları asla kapanmayan olay yeri incelemeleri gibiyiz. Bulduğumuzu sandığımız kanıtlar içinde savrulmaktan başka bir işe yaramıyoruz. Dokunduğumuz her köşede, tırnaklarımızı sapladığımız ve tüm gücümüzle gitmesin diye kendimize çektiğimiz her tende, bir gün sonrası olmayacakmış gibi içtiğimiz bütün kadehlerde bıraktığımız iz kendimiziz.  Akıntı ile balıkçı barınaklarına vuran ya da idrar kokan tarihi sur diplerine fırlatılmış hikâyesi belirsiz cesetler gibi ruhlarımız. Akıllı telefonların ekranlarındaki yüzlere umut tohumları eken ve bu yüzden prematüre doğan "ilişkiler" biziz. 

                                                                                                                                                                            

21 Ocak 2014 Salı

Sarajevo...

























I'm over the clouds now and leaving a country behind. A country that has a tragic history like the voice of violin in my ears! I'm leaving the people behind who have written the color of blood and the smell of gun powder to their mind like the bullet holes on the walls of houses. Leaving people behind who are looking to future and life hopefuly and have smiling warm faces! I'm leaving sisters, brothers, Jarane and my second country now...
                                                                                                           12.01.2014 / Sarajevo

18 Haziran 2012 Pazartesi

Oldu mu şimdi bu?



Babama..

Saçımda 10 yıldır gezmeyen bir el; hani ağır olmadı mı be baba, ne işin var orada? Sabah sigarasından parmaklarına sinmiş keskin izmarit kokusunu bile özledim. Rakının yanında annemin aşkla hazırladığı kavun peyniri hep benim için yarım bıraktığını da bilirim. Dedim ya çok ağır oldu bu gidiş. Hani yapacak çok iş vardı daha. Yazlığı boyayacaktık. Çitler eskimişti; yeni tahtalar, bir güzelde vernik. Açacaktık biralarımızı Cahit Berkay dinleyecektik gün boyu. Güneşi kulağından tutup fırlattıktan sonra bir ufuktan diğerine, hadi yak bakalım diyecektin şu mangalı ufak ufak. Her zamanki gibi çaktırmadan ağzımdan laf almaya çalışacaktın ergen zamanlarımdaki çapkınlıklarıma dair. Ve ben hep “kendi kaderine bir küçük figüran” edalarında başımı öne eğip utanacaktım. Ve şimdi bu ağır olmadı mı be baba? Sensizken tam olacak mı bu kalp sandın. Yarım yarım yaşarken yarısını da kurda kuşa yedirdik. Hani olsan, dolu dolu bir küfür çıkardı ağzımızdan, dudaklarının üzerine düşmüş bıyıklarının arasından süzülüp hayatın omuriliğine saplanan. Ama dedim ya! Oldu mu bu şimdi? Dokunsaydım, vay yakışıklı bugün senin günün deseydim yine! Her Pazar yaptığımız gibi pizzamızı pişirip Western filmi izleseydik. Dörde Özlem’i dinledikten sonra ikimizde aynı anda büyüksün Cahit Baba deseydik. Hani oldu mu şimdi bu, oldu mu?

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kriminal Raporum: 15.05.2012 - Saat 03:15



Kırık bir duvar saati var karsıdaki sokak lambasının altında. 4. katın parcalanmıs penceresinden yer cekimine inat kollarını açıp sokaga atlayanın sadece yerdeki ceset olmadigi cok açık. Evin kapısını hafiften aralık olarak buldum ve zorlama yoktu! Kapılar içerden açılıyorsa korkacaksın arkadaş..Hem açacaksın o kapıyı hem de korkacaksın. Korkacaksın çünkü meşru kılıyorsun girişleri dışardan zorlama olmadığı için, açacaksın çünkü hep beklenenler için açılır kapılar. Nereden girdik şimdi bu felsefik aforizmalara gece gece bunu da anlamadım şimdi. İki saat öncesine kadar dostlarla kafaları bulup gereksiz sanat çalışmaları yapıp sosyal medyada paylaşırken şimdi dünyanın yükünü çeken zemine suratını gömmüş bir adamın yanıbaşında, elimde ateşten sonraki en büyük buluş diye düşündüğüm alka seltzer’li su bardağımı tutup olaya odaklanmaya çalışırıyorum. Yolun ortasında yatan bir adam ve kulağımda Pain of Salvation’dan “Road Salt”, garip bir tesadüf... Sadece gözlerimle tıpki filmlerdeki gibi yaşanılanların kronolojisini çıkartıp flash back baloncuklarını patlatıyorum zihnimde. Anlayabiliyorum bir hayatı yaşanmışları ve yaşanacaklarıyla birlikte sonlandırmak isteyen insanın ruh halini. O ruh haline girmiş insanın, irmeğin içinden geçirdiği sadece kafasının olmadığını, ve anlayabiliyorum kendince yaptığı doğruların farkedilmeyişi sonucunda bunu yaptığını! ve ne büyük bir güçtür bu diye çok gece düşünmüşümdür. Güçtür! çünkü çok az insan “farkında olunmayışın” masasında hesabı tek başına öder. Kimiside fark yaratan birisi olmasada hesabı başkasına ödetmeyi çok iyi bilir. Asfaltla öpüşmesini uzun süredir devam ettiren yerdeki cesetin cebinden çok hesap ödendiğini anlamak için adamın biyografisini okumaya gerek yok. Tekrar evine çıksam iyi olacak! İlk farkettiğim şey ince “mi” si kopmuş bir akustik gitar. Çok fazla Glen Hansard çalmış olmanın kaçınılmaz sonu sol parmak uçlarındaki, ki bana göre müziğin insanoğlu üzerinde bıraktığı en güzel yaralardır, nasırlaşmış tel izleri ve nihayetinde kopmuş bir “mi” telidir. Bundan iki yıl önce “once” ı izlediğimde de ruh halimin çok sağlıklı olduğunu söylemem. Az buçuk bu patikayı ben de bilirim, biraz zordur. Zor olduğu için arkadaşlarımın olay yeri raporlarında adım “biraya ekmek bandıran adam” olarak çıkmıştı.


devamı gelecek...

1 Mayıs 2012 Salı

Zamansız...

Bir his vardır, ne adını koyabilirsin ne de onu düşünmekten alabilirsin kendini. Kabuk bağlamış yaranın etrafındaki tatli bir kaşıntı gibi seni kendine çeker ama bir umut gibi de zamansızdır gerçekleşmesi. Bazen kaybedersin o hissi fakat razısındır ömrün boyunca içinde yaşatmaya. Süresi belli olmayan ilişkiler yaşarsın şarkılarla, sonra sıkılıp bir kenara bırakırsın yenisinin getirdiği heyecanla. Uzun zamandır giymediğin ceketinin cebinden çıkan para gibi mutlu eder seni. Sonra yine hisler başlar; zamansız ve yersiz olurlar…


                                                                                                                        01.05.2012 İzmir


15 Mart 2012 Perşembe

an itibariyle II..


Hiç anlamadım gecenin tam da güneşe hadi eyvallah deyip yavaş yavaş kaybolduğu zamanlarda ve rutin hayatın bir parçası olmam için beni uyandıran 06:45 alarmıma ramak kala neden bazı şeylerin özellikle beynime girip çıkmak bilmediğini. Aslında sus pus olmuş bir protesto modundayım ne zamandır ve daracık bir sokakta omuzlarım duvarlara sürte sürte ilerliyorum işte. Tuttuğum kalemi sol elimin ortasına saplamaktan kaç kere döndüğümü çoktan unuttum. Aslında benim de bilemediğim sebepler var ve başkalarına anlatmaya çalışmanın ne kadar fayda etmez bir şey olduğunu bardaklara doldurup doldurup içtim. “Zaman” la aramız açıldığından beri yelkovanı söktüm yerinden ve yolculuklar beğenmeye başladım en güzel kartpostallardan. Hani güzel bir kalemin dediği gibi “ içimdeki haritadan nasıl bir yolculuk olduğunu seçiyorum önce, en kutup yerlerinden daha sıcak yaşamlar bulmak için, kendimi götürüp beni sana bırakmak için, sırf başka yaşamlarla uğraşarak, onların karmaşık yaşamlarının otelinde kalarak sadece bir unutuşu ertelemek için. O kadar uzağa gitmeliyim ki bir dönüşü önemseyecek hiçbir sebebim kalmasın…”